OKUMAK ÇOĞALMAKTIR!
Küçük yaşlarda yazmaya başlamıştım. Henüz on iki, on üç yaşlarındaydım. Şiir gibi zor bir işe kalkışmıştım. Birkaç denemeden sonra “Garip Akımından” etkilendiğimi fark ettim. Orhan Veli’nin şiirleriyle tanıştım. Her biri beni derinden etkiliyordu. Bütün şiirlerini defalarca okumuştum. Sonra serbest şiirler yazarak kendimi daha iyi ifade edebileceğimi düşündüm. O yaşlar için büyük ve kararlı düşünceler değil mi? Çünkü okuyordum, bulduğum her fırsatta…
Çocukluğumun o yıllarına ait çok güzel ve yıllar sonra da benim için fazlasıyla anlam ifade eden bir anım var. Her platformda bunu paylaşmaktan mutluluk duyduğum için burada da anlatmak istedim. Çünkü çocuklara okuma alışkanlığını kazandırmak adına örnek teşkil edebilecek kadar anlamlıdır. Bunu sizlerle paylaştıktan sonra kişilerin gelişimini sağlayabilmeleri için ailenin onların üzerinde ne kadar önemli ve etkili olduğunu daha iyi anlayacaksınız.
Annem bir gün elinde tuttuğu bir kitapla yanıma geldi. Şiir tutkumu fark ettiğini söyledi. “Yazmayı sevdiğine göre çok okumalısın,” dedi ve bana lisedeyken katıldığı bir şiir okuma yarışmasından kazandığı, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Otuz Beş Yaş şiir kitabını hediye etti. O anki heyecanımı görmenizi isterdim. Yerimde duramıyordum. O güne kadar hiç bu kadar güzel bir hediye aldığımı hatırlamıyorum. Elime alıp kapağına baktım ve derin bir iç çektim. Kendi kendime sordum. “Bir gün ben de böyle bir şiir kitabı yazabilir miyim?” İlk şiir kitabım yayınlandığında, OTUZ BEŞ yaşındaydım. Bu, hayatımın bir dönüm noktası, belki de en güzel ironisiydi…
Annemin bu güzel hediyesinden sonra şiir yazmaya daha da tutkulu devam ettim. Elbette edebiyat tutkusu, yalnızca şiirden ibaret değildi benim için. Edebiyatın her alanında eserler okumayı seviyor, küçük küçük denemeler yazıyordum. Öğretmenlerimin önerdiği, ailemin tavsiye ettiği okuduğum her kitapta yazma isteğim biraz daha artmıştı. Her kelimede, her cümlede biraz daha çoğaldığımı hissedebiliyordum. Etrafımdaki insanlar hitabetimin gün geçtikçe kuvvetlendiğini söylüyor, bu yaşta bu kadar kelimeyi nereden bildiğimi soruyorlardı. Ardından başka başka sorular gelmeye başladı. Örneğin, hiç gidip görmediğim halde o yerleri sanki görmüş gibi nasıl anlatabiliyormuşum? Bu bilgileri nereden öğreniyormuşum? Önceleri bunları uydurduğumu sanıyorlar, öyle yerler olmadığını düşünüyorlardı ama biraz araştırınca anlıyorlardı, hepsi de gerçekti. Bizim çocukluğumuzda öyle başına oturup araştırma yapabileceğimiz internet tarayıcılarımız da yoktu üstelik. En fazla bir ansiklopediden, bir araştırma kitabından, ders kitaplarından ya da coğrafya atlasından öğrenebilirdiniz bilmek istediklerinizi. Ben hangisinden mi öğrendim? Yalnızca bunlardan değil elbette. Bir Rus klasiğinden mesela… Bir polisiyeden, bir gezi kitabından, tarihi bir romandan…
Bir insanın kendini geliştirmesi, çok kelime bilmesi değildir yalnızca. Bakış açısını geliştirmek, daha geniş çerçeveden bakmayı öğrenmektir. Kendini daha iyi ifade edebilmesidir. Birisiyle bir konuda tartışırken ne dediğinizden daha çok bunu nasıl söylediğinizdir aslında ikna edebilmenin püf noktası. Peki bunu başarabilmek yalnızca konuyu çok iyi bilmekle mi olur? Elbette hayır! Bildiklerinizi karşınızdaki insana aktaramadığınız sürece tartışmadan yenik ayrılmanız da kaçınılmaz olacaktır. O halde bunu başarabilmenin yolunun da okumaktan geçtiğini unutmamak gerekir.
Tabi tüm bunları anlatırken, asla göz ardı edemeyeceğimiz bir sorunu da dile getirmek gerekir. Çağımızın en büyük vebası, artık çocuklarımızın kitap okumuyor olmaları. Bunun elbette birçok nedeni olabilir -ki bunun en belirgin nedeni, sosyal medya çılgınlığı. Artık insanlar birbirleriyle birkaç kelimeyle anlaşabileceklerini düşünüyorlar, bunların onlara yettiğini. Hatta bununla da kalmayıp kelimeleri bile kısaltmaya başladılar. Bu, kısa vadede bir sorun değildir onlar için belki ama uzun vadede? Düşünün ki hiç tanımadığınız ya da biraz tanıdığınız birisine hiçbir mimik olmadan, hiçbir ifade olmadan, sesini de duymadan, duygularınızı anlatmaya çalışıyorsunuz. Bu yalnızca bir, iki kelimeyle mümkün mü? Elbette hayır! Mümkün olmadığını nereden mi biliyorum? İletilerde yazılan sırf birkaç kelamla anlatmaya çalıştıklarını anlatamayıp ortaya çıkan yanlış anlaşılmalardan ve sonucunda meydana gelen küskünlüklerden… İnsanların birbirlerini yanlış anlayıp yanlış tanımalarından… Bir türlü plan program yapamayışlarından… Arkadaşlıkların, dostlukların zedelenmesinden ve daha birçok nedenden daha… Tüm bu nedenleri çoğaltmak elbette mümkün. Ama biz nedenlerle niçinler ile uğraşıp vakit kaybetmek istemiyoruz. Onun yerine kelimelerle yepyeni dünyalar oluşturarak, o dünyaları insanlarla paylaşarak, bir kişi bile olsa onu kazanmaya çalışmak ve çoğaltmak için elimizden gelen tüm gayreti gösterip inadına yazmaya devam ediyoruz.
Mutahhara Arlı Özkök
