BEŞ DAKİKADA DEĞİŞİR BÜTÜN İŞLER!
O kadar iyimser söylenmiş bir söylem ki bu. Değil beş dakika, beş salisede bile bütün işlerin değiştiğine şahit olduğum bir dönemdeyim. Madem Mazhar Alanson’dan olaya giriş yaptık, aynı şarkıya ait başka bir sözle duygularıma ışık tutmaya çalışayım. “Öyle Haller İçindeki Halim, Türkçeye Çevirmeye Yok Mecalim” diyor. Tam olarak böyle bir çıkmazın içindeyim. O nedenle anlatmaya çabalamak da gereksiz bir hamle olacak kanısındayım.
Şimdiye kadar anlaştıysak başa dönüp beş dakikada işlerin nasıl değiştiğini iliklerine kadar hissetmiş birinin hikâyesinden bahsedeceğim size. Zira kendi hikâyemi anlatmaya ne isteğim ne de mecalim var. Anlaştık, başlıyoruz! Betül’ün hikâyesini Betül’ün iç sesine tercüman olarak aktaracağım size.
“Kış mevsimiydi. Tren, raylarda gitmiyor sanki uçuyordu. Ne kadar da hızlıydı. Betül ilk defa trene binmişti. Kitaplardan gördüğünden daha heyecan verici gelmişti ona bu yolculuk. Dağlar tıpkı kartpostal gibiydi. Karlı ve berrak.
Dışarıdaki havaya inat, trenin içi sıcacıktı. Tıpkı görevlinin biraz önce dağıttığı ekmekler gibi. Annem ekmeği ortadan iki böldüğünde ekmeğin içinden çıkan buhar, zil çaldığında teneffüse fırlayan çocuklar gibiydi. Sabırsız ve telaşlı.
Ekmeğin buharının aksine herkes çok sakindi. Hiç kimse konuşmuyordu. İfadeler donuktu. Annem kardeşime ve bana ekmeği bölüştürdü. Kendine almadığını fark ettim. Tok olduğunu söyledi ama onu hiç yemek yerken görmemiştim. Kardeşim ve ben ekmeğimizi yedik. Kısa bir süre sonra görevli abla bize meyve suyu ve oyuncak getirdi. Ne kadar da sevinmiştik. Kardeşim merakla inceledi ardından uyuyakaldı. Ben ise oyuncakla oynamaya devam ettim.
Herkes ne kadar şefkatli ve iyiydi. Nereye gittiğimiz hakkında pek fikrim olmasa da anneme sormaya da çekiniyordum. Çünkü sanki o da pek bilmiyordu. Bilse de ilgilenmiyor gibiydi. Babam yanımızda yoktu. Gelecek miydi acaba?
Tüm bu duygular içinde bir müddet sonra bende uyumuşum. Gözlerimi açtığımda görevli istasyona geldiğimizi anons ediyordu. Kafamı camdan dışarı çıkardığımda parlak kış güneşi gözümü kamaştırdı. Burası pek bizim yaşadığımız yerlere benzemiyordu. Bazı binalar çok yüksekti. Bu kadar yüksek binaları daha önce hiç görmemiştim. Acaba en üst katından dışarıya bakmak nasıl olurdu? Düşüncesi bile başımı döndürmeye yetmişti.
Kısa bir süre sonra siyah bir otomobil bize doğru yanaştı. O kadar parlak ve temizdi ki yanımıza yaklaştığında kendi yansımamı görebiliyordum. Üzerimde pembe bir mont vardı. Ayağımda siyah çizmeler. Ne kadar büyüktüler. Pembe bere, pembe atkı. Bunlar tıpkı benim kıyafetlerime benziyordu ama değildi. Demiştim ya herkes çok iyi diye. Evet yine melek gibi bir abi bunları bana seçti ve giymeme yardımcı oldu.
Siyah arabadan iki kadın bir tane de adam aşağı indi. Bize hasretle sarıldılar. Onları daha önce hiç görmemiştim. Bize yine rengârenk oyuncaklar verdiler. Belki karnımız acıkır diye atıştırmalık bile getirmişlerdi. Evimizin hazır olduğunu sabırsızlıkla bizi beklediklerini söylediler. Yeni ev, yeni okul, yeni kıyafetler, yeni arkadaşlar, her şey yeniymiş. Yeni, yepyeni…
Biz kardeşimle epey bir heyecanlandık ama annem pek tepki vermiyordu. Yeni odamız neye benziyordu acaba. Biz, geldiğimiz köyde hep birlikte uyuyorduk. Burada herkesin ayrı bir odası olacağını duyduğumda buna pek aklım ermemişti. Nasıl yani, herkes kendi başına mı uyuyacaktı. Buna inanması çok güçtü. Yolda ilerledikçe heyecanım iki katına çıkmıştı.
Evlerin iki katlı olduğu bir mahalleye girdik. Evlerin önünde bahçe, bahçenin içinde oynayan çocuklar vardı. Ne kadar güzel görünüyordu. Burayı daha şimdiden çok sevmiştim. Araba yavaşladı. Galiba yeni evimiz buradaydı. Yeni evimiz, yeni olan her şey… Bu çok güzeldi.
Nihayet araba; iki katlı, krem renkli bir binanın önünde durdu. Bahçesinde kimse yoktu. Bahçe sanki oyun için bizi bekliyordu. İçerisinde birçok oyuncak ve oyun alanı vardı. Ben böyle bir oyun alanı yaşadığım yerde bile görmemiştim. Arabadan indiğimizde ablalardan bir tanesi evde her şeyin hazır olduğunu söylemişti. Bende en çok bunu merak ediyordum çünkü hiç valizimiz ve eşyamız yoktu.
Eve girdiğimizde tertemiz mis gibi eşyalar bizi karşıladı. Bize evi gezdiren abla ve abi bizden daha çok heyecanlıydı. Beğendik mi diye gözlerimizin içine bakıyordu. En çok da kendi odalarımızı merak ediyordum. Odalarımız tüm merakıma değecek kadar güzeldi. Bu evde yaşamak için şimdiden çok heyecanlanmıştım. Herkesin ayrı odası olmasına rağmen hepimiz aynı yatakta yatmıştık o gece. Annem ortada, ben sağında, kardeşim solunda. Annem ikimize sarıldığında derin bir nefes aldı ve gülümsedi. Annemi ilk defa tebessüm ederken görmüştüm.
Günler sonra yeni okulumuza başladık. Ne kadar kocaman bir bina diye düşündüm. Kardeşim anaokuluna, ben ilkokula gidecektim. Kardeşim daha önceden hiç okula gitmediği için biraz şaşkındı. Ben büyüktüm, okulu biliyordum. Ama yine de çok heyecanlanmıştım. Sınıfa girdiğimde beni öğretmenimiz Canan Hanım karşıladı. Ne kadar güler yüzlüydü. Tıpkı yeni arkadaşlarım gibi.
Ama ben yine de çok çekindim. Herkes sırayla kendini tanıttı. Sıra bana geldiğinde pek konuşamadım. Ama bunu anlayışla karşıladılar. Ne de olsa yeniydim ve alışmam gerekti. Arkadaşlarım ve öğretmenlerim sayesinde kısa süre sonra okula alıştım.
Her ne kadar her şey yepyeni ve güzel olsa da, insan eskiyi arar mı? Hem de nasıl! Eski okulumu, evimi, eşyalarımı, arkadaşlarımı, karabaşı, kınalı kuzuyu, çilli horozu… hepsini…
En çok da babamı. Biliyorum o beni izliyor ve benim için çok mutlu. O mutlu olduğu için ben de çok mutluyum. Mutlu ve biraz da buruk.”
Betül’ün yeni hayatının ilk günü bu şekilde start vermiş olmuştu. Gerçekten de beş dakikada değişir bütün işler diyebilir miydik? Hem de nasıl? Daha bir gün öncesine kadar herkes gibi, sıradan hayat yaşayan bu insanları, saniyeler süren bir deprem yepyeni bir hayata sürüklemişti. Yepyeni fakat çok eksikti. Olması gerektiği kadar MUTLU, fazlasıyla BURUKTU.
HÜLYA DENİZ
